Gökkuşağı Yansımaları

0
323

Yolculukları oldum olası sevmişimdir. Hele ki kendine has o ritmik sallantılarıyla yaptığım uzun tren yolculuklarını… Uçsuz bucaksız bozkırları, diz boyu yemyeşil meraları, dingin gölleri ardımda bırakarak yol almanın seyrine doyamam böyle uzun yolculuklarda. Kâh güneşin son ışıkları yılankavi sokaklarının tozlarına karışmış bir köy görünür, nedenini anlayamadığım bir özlem sarar tüm benliğimi, kâh lavanta mavisi gökyüzü altında salkım başakları ahenkle dalgalanan tarlalar çıkar karşıma. Ve ya tepesi dumanlı ulu dağları seyrederim nefesimle buğulanmış camdan. İçime gri bir hüzün çöker de hemen defterime vezinsiz, kafiyesiz, kırık dökük dizelerden oluşan bir şiir karalarım. Kısacası ben, yolları ve yolculukları severim. Bu yolculuklarda zirveye ulaşan hüznümü de bir başka severim.
Ancak bu sabah gün henüz ağarmaya başlarken trene binişimin sebebi, ne kronik melankolimi manzara ziyafetleriyle harmanlamak, ne de önceden planlanmış bir hedefe ulaşmaktı. Bugünkü yolculuğum diğerlerinden çok farklıydı. Her ne kadar gözlerimi trenin camına dikmiş olsam da maksadım bu seyahatin keyfine varmak değildi. Zira küçük yağmur damlalarının camdan aşağıya cılızca süzülüşünden başka bir şey görmüyordum. Göremiyordum. Camdan gözlerimi ayırmayışımın asıl nedeni ise karşımda ki koltukta oturan yaşlı teyzenin benimle muhabbet etme hevesini kırmak içindi
Yaklaşık yarım saat kadar önce yanında on bir, on iki yaşlarında bir kız çocuğuyla kompartımana giren yaşlı kadın, “Aman pek yoruldum. Vay dizlerim, dizlerim” türünden romatizma şikâyetleriyle başlayan, kendince hoş bir sohbet teşebbüsünde bulunduysa da, benim suskunluğum karşısında çabuk pes etti. Yanında ki küçük kız gibi, o da bakışlarını çaresizce pencereye yöneltti. Son zamanlarda her şeye ve tüm insanlara karşı kendimi kilitlemiş olan ben ise, bu sessizlikten gayet memnundum. Fakat memnuniyetim uzun sürmedi. “Selamün Aleyküm” diyen gür bir erkek sesi bu sessizliği bozdu. Kadın, büyük bir coşkuyla karşılık verirken, ben adeta homurdanırcasına “aleyküm selam” diye yanıtladım yüzüne bile bakma gereği duymadığım adamın selamını. Adam yanıma otururken, konuşacak birini bulmuş olmanın sevinci vardı, göz ucuyla bakmış olduğum teyzenin yüzünde. Zaten ‘nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun’ diye başlayan muhabbetlerinin koyulaşması da uzun sürmemişti. Ben ise kendimi ortamdan tamamen soyutlamak için bir ara müzik çalarımı açmayı düşündüm, fakat bu davranışın göze fazlaca batan bir kabalık olacağını düşünerek vazgeçtim. ‘Aman beni rahat bıraksınlar da varsın hiç soluksuz konuşsunlar saatlerce’ düşüncesiyle boş bakışlarımı ayırmıyordum trenin penceresinden. Gerçi adam, arada bir beni muhatap alarak konuşmalarını sürdürüyordu, ama ben oralı olmuyordum.

Yaşlı kadın karşısında ki sanki doktoruymuş gibi hastalıklarını tüm ince ayrıntılarına kadar anlatırken yanındaki kız çekingence; “Babaanne hadi biraz çıkalım” dedi. Babaanne önce duymazdan geldi, fakat kız ısrarcı oldu: “Babaanne çok sıkıldım, hadi biraz dolaşalım.” Kadın önceleri yerinden kıpırdamak istemediyse de, torununun huysuzca hop oturup hop kalkmasından rahatsız oldu. Çaresiz oturduğu koltuktan kalkarken; “Şimdikilerde oturdukları yerde duramıyorlar hemen sıkılıveriyorlar” diyerek serzenişte bulundu. Yanımda ki adam, iyi yolculuklar dilekleriyle kompartımandan çıkan büyükanne ve torunundan boşalan koltuğa geçip oturdu.

Kısa bir suskunluktan sonra zorunlu yol arkadaşımın sesi yeniden duyuldu. “Birader ne tarafa? İçimden ‘nereye gittiğimden sana ne, neden seni ilgilendiriyor’ demek geçti de: “Son istasyonda ineceğim” dedim yine adamın yüzüne bakmadan. “Hım, yolun bayağı uzunmuş. Ben de memlekete gidiyorum…” diyerek kolunda ki saatine baktı. “Dört, dört buçuk saate varırız…” diye kabataslak bir hesaplama yaparken o, ben içimde infilak eden öfkemin sesine kulak verdim. ‘Memleketine gidiyormuş! Sanki çokta umurumdaydı… Ben nereye gideceğimi bilmiyorum, sadece kaçmak için gidiyorum! Her şeyden, herkesten kaçmak için! Bir daha asla geri dönmemek üzere gidiyorum! Gidiyorum işte! Anladın mı?’
“Son zamanlarda sık sık gidip geliyorum bu yolları” dedi ve yerde duran küçük valizine uzandı. Valizi biraz karıştırdıktan sonra şeffaf bir zarftan çıkardığı fotoğrafı bana uzattı. Muhtemelen on altı- on yedi yaşlarında bir delikanlıya ait olan resme kısaca göz attıktan sonra geri verdim. Ve “Allah bağışlasın, oğlunuz herhalde?” Dedim sesimdeki ilgisizliği bastırma gereği duymadan. “Sayılır” dedi. “Sayılır?” diye tekrarladım, soran bir ifadeyle. Aslında sorum merakımdan değildi, sadece adamın sözlerinin havada asılı kalmaması içindi. Fakat derhal pişman oldum. Çünkü arkasına rahatça yaslanarak, çok uzaklara bakar gibi gözlerini kısarak trenin tavanına bakan adamın tavrından uzun bir hayat hikâyesine başlayacağını anlamıştım. Adama bu fırsatı verdiğim için kendime kızdım. Keşke hiç konuşmasaydım, varsın bir duvarla konuştuğunu düşünseydi adam.
“Yıllar önce, aşağı yukarı senin yaşlarındayım…” aklına birden bire gelmiş gibi sordu “adın neydi?” “Aras” diye mırıldandım. “Küçük bir zücaciye dükkânım vardı… İşlerim iyiydi, güzel kazanıyordum. Esnaflık gereği farklı farklı insanlarla tanışıyordum. Ben yeni insanlar tanımayı, onlarla sohbet etmeyi severim.” İçimde ki ses, ‘buna ne şüphe, gayet bariz biçimde belli oluyor’ diye alay ederken, bizim lafazanın konuşması sürüyordu. “ Zamanla farklı semtlerde iki dükkân daha açtım, dolayısıyla çalışan sayısı arttı. İş hacmimiz genişledikçe genişliyordu…” Bu noktadan sonra adamın sesi tek kelimesini bile anlayamadığım bir uğultu halini almıştı. Çünkü tahammülsüzlüğün fevkine varan belleğimi tamamen kapamıştım karşımdakinin konuşmasına.

“…derken, senin anlayacağın iflas bayrağını çektik işte.” Diyen adamın hangi ara, niçin iflas ettiğini anlayamamıştım. Hoş, umurumda da değildi ama hikâyesinin bittiği düşüncesiyle sevindim. Yine de nezaketen; “Üzüldüm… Ama canınız sağ olsun, Allah başka keder vermesin.” Dedim. Bugün adamın benden duyabildiği en uzun cümleydi bu. Adam derin bir iç geçirişle devam etti: “Bütün her şey alt üst olmuştu. Neye elimi uzatsam kuruyordu. Yavaş yavaş direncimle birlikte umudumda tükenmeye başlamıştı. Her şey, herkes üstüme üstüme geliyor, her geçen gün, yaşama gücümü bir sünger gibi emiyordu adeta. Geride kalan eşimi ve annemi hiç düşünmeden bazen çekip gidiyordum, nereye gideceğimi bilmeden… Fırtınada alabora olmuş, rotası meçhul bir gemi gibiydim.” Dedi ve sustu. “Eee, sonra” dedim adamın gözlerinin içine ilk kez bakarak ve aynı anda çok şaşırdım. Birkaç dakika önce sabrımı zorlayan konuşmanın devam etmesi için.

Camı döven iri damlaların sesine bakılırsa dışarıda yağmur şiddetlenmişti. Adamın yeknesak sesi kompartımanın loşluğuna yayılarak: “Sonra… Sonra, tüm bu keşmekeşliğimin arasına en yakın dostumun ölüm acısı karıştı. Geride annesini yıllar önce kaybetmiş dokuz yaşında sara hastası bir oğul bırakarak. Çocuğa sahip çıkacak hiçbir yakını yoktu.” Dedi. Ben hemen araya girdim. “Çocuğu siz yanınıza aldınız değil mi?” Müstehzi bir tebessümle, “ Düşünmedim değil! Ama benim kendime hayrım yoktu, çocuğa nasıl bakacaktım? Zaten çevremde ki herkesin ‘hasta çocuğu yanına alıp ağrımayan başını mı ağrıtacaksın? Merhametten maraz doğar, hırlı mı olur hırsız mı? Hem büyüyünce yaptığın iyiliği bilecek mi sanıyorsun…’ Diyerek akıl vermelerinden etkilenmiyor da değildim doğrusu. Böylece çocuğu sosyal bir kuruma yerleştirmeye karar vermiştim.” Sustu ve sağ kaşını yukarı kaldırarak düşünmeye başladı. Zihninin kuytularına gizlenmiş bir şeyler arar gibiydi bu haliyle. Ben ise gözlerimi gözlerinden ayırmadan devam etmesini bekliyordum. “…evet, bu kararı verdiğim gün” dedi ve cama doğru dönerek devam etti: “İşte böyle, bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Doğru bir karar vermiş olduğumu düşünmeme rağmen yine rahat değildim. Evin içinde huzursuzca dolaşırken, görünmez bir çift el var gücüyle boğazımı sıkıyordu sanki. Bir nebze ferahlamak niyetiyle kendimi attığım sokağı, sular seller götürüyordu. İliklerime kadar ıslanarak amaçsızca uzun süre yürüdüm ve bir uçurumun kıyısında durdum. Küçük bir şelaleyi andıran yağmur sularının çağlayışını seyrederken bir şey fark ettim. İşte o anda sanki bütün dileklerimin gerçek olacağı rengârenk bir gökkuşağı altından geçmiştim. Fark ettiğim şey ise, üzerinde durduğum kayanın hemen dibinde boy vermiş nazenin bir gelincikti! Çeri çöpü önüne katarak götüren selin şiddetine kendini siper etmiş kaya parçasına bakarak kendime dedim ki; ‘Cavit! İnsanlığından utan, sen bir taş parçası kadar bile olamıyorsun! Şu ruhsuz taş, şu incecik narin çiçeği nasılda himaye ediyor!’ Sonrada yüreğimde gökkuşağının bütün renkleriyle eve döndüm.” Valizin üstünde duran ceketini aldı. Ceketini giyerken heyecanla sordum. “Çocuk yanınızda mı kaldı?” Devam edişi bu kez ilgisiz ve hızlı oldu. “Evet, yanımda kaldı. Zor olan hayatım daha bir zorlaştı. Bitip tükenmek bilmeyen nöbetler, doktorlar, tedaviler yıllarca sürüp gitti. Tüm bunlarla beraber maddi sıkıntılar… Ama inancımı asla yitirmedim. Sonra bütün olumsuzluklar aşıldı. İşlerim yeniden düzeldi, çocuk iyileşti. Elbette biranda olmadı bütün bunlar… Zamanla her şey yerli yerine oturdu. O hasta çocuk şimdi gürbüz bir delikanlı oldu. Annem ve eşimle memleketteler…” Ayağa kalktı ve valizini eline aldı. “Benim yolum buraya kadar, sana iyi yolculuklar” dedi. Kompartımanın kapısına yönelirken döndü ve gözlerimin içine baktı. “Nereye giderse gitsin insan kendini de yanında götürüyor. Yani, kaçmak hiçbir zaman çözüm değildir.” Diyerek duran trenin koridorunda ilerledi.

Bir anlık şaşkınlıktan sonra arkasından “Cavit abi!” diye seslenerek fırladım. Koşar adımlarla koridordan geçerek trenden indim. Bir süre gözlerimle onu aradım, olduğum yerde hareketsizce. Fakat nafile! Adam hemen kayboluvermişti. Tren düdüğünün tiz sesiyle kendime geldiğimde yağmurun dinmiş olduğunu fark etmiştim. Omuzlarımı ısıtan pırıl pırıl güneş altında ne yapacağımı bilmeden çevreme bakındım. Kamaşan gözlerim, karşı ovanın ufkuna yöneldiğinde, tüm ihtişamıyla renklerini sergileyen gökkuşağını gördüm.
Tazelenmiş bir umutla dönüş bileti almak için yürürken, yüzümde gökkuşağının yedi renginin yansıdığını hissediyordum.
Sunay SÜLÜK

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here